TELEFON TELLERİ

...

Sert, ıslak sonyaz yeli, geleni geçeni sarsmaktaydı sokakta. Kapı dışarı kaçan gülümseme de payına düşeni aldı ayazdan; çelimsizliği, esen yele boyun eğdi. Karşı kaldırımdaki kestane ağacının gövdesine çarpıvermesiyle, darmadağın olan paracıkları kar taneciklerinin arasına saçıldı.
Bu kez de, 'değil mi' sözcüklerine takılı kalmıştı kadının bebek dudağı rengindeki dili:
"Değil mi?… Değil mi?… Değil mi?…"
Yanıt vermek için, onuncu 'değil mi'ye değin beklemeyi kurdu adam kendi kendine. Yedi… Sekiz… Dokuz… On!
"Değil; plastik falan değil onlar."
Kadının kolları birden masadan kurtulup hızla kucağa doğru kayınca, kutu da minicik bir tık sesiyle masanın üstüne yerleşti. Geçirdiği yoğun sarsıntılardan dolayı her köşesi sızlamaktaydı. Kendini toparlayabilmek için birkaç kez gerinmenin ardından rahatladı, dinginleşti kutu.
Az önceki depremin ürküntüsünü hâlâ anımsamakta olan parmaklar avuçların ortasına doğru kıvrılıp, birer yumruğa dönüştürdü kadının ellerini. "Kutudakiler… gerçek… bir… çift… kulak… mı… yoksa…?" diye sordu, her sözcüğün arasına iki, üç saniyelik boşluklar sokarak kekemeleyişine engel olmaya çabalayan kadın.
Sorudaki sözcüklerden birine takıldı kaldı adamın usu: Gerçek… Ne demekti 'gerçek'? 'Uydurma olmayan' mı? Us, kafede gezinmeye başladı sorgular bir biçimde. İki yana dizili duran masalar, ahşap benzeri bir nesneyle kaplıydı. Uzamı aydınlatmada kullanılan düzenek, tüm benzerleri gibi, gün ışığının zayıf mı zayıf bir yansılamasıydı ancak.
...

sayfa 4