TELEFON TELLERİ

...
Böylesi bir soru beklemiyordu adam, şaşırdı. Başka birinin kulaklarının ne işi olabilirdi onların masasında? "İyiden iyiye sayrı bir paralı askerin bile sevdiğine sunamayacağı bir armağan olsa gerek başkasının kulakları." diye düşündü. Soruyu, kadının şaşırmışlığına verdi.
Onun muydu kutudaki kulaklar? En azından, bir süre öncesine değin saçlarının arasında durup durmaktaydılar. Gerçi artık pek onun sayılmazlardı; ama bir başkasının oldukları da söylenemezdi. Sonuçta, armağan edildikleri kişi onları benimseyene değin, "Bu kulaklar benim." diyebilirdi adam.
"Evet," dedi; "…benim kulaklarım."
Bir süre önce ellerde yaşanagelen deprem, bu kez de kadının bedenini tepeden tırnağa sarmalamaya başlamıştı. Şaşkınlık duygusu, gözlerden aşağılara doğru dalga dalga yayılıp, yüzde yerleşebileceği rahat bir yer aramaya çıktı. Ağızda karar kılmış olsa gerekti ki, altlı üstlü açtığı dudakların ortasına bir güzel kuruldu. Karşısındakinin bocalayışı yoğunlaştıkça, adamdaki acıma ve kendini kargışlamalar da doğurganlaşmaktaydı: Keşke getirmeseydi buraya kulaklarını! İyi de, ne yapabilir, kime verebilir, nereye koyabilir ya da hangi çöplüğe atabilirdi ki onları? Ne de olsa, kendisinin birer parçasıydılar. Sevdiği birine armağan edilmelerinin dışında herhangi bir seçenek şimdi bile gelmiyordu usuna.
"Şeyy…" dedi adam yüz kilo yük altında kalmış bir sesle; "…Bir haftadır telefon tellerinden aşağı inmediler de… O ara donmuşlar işte. 'Hava soğuk; üşürsünüz.' diye çok uyardım ama sözümü geçiremedim. Telefon etmeni, ta dışarılarda, tellerde bekleyip dururlarken donakalmışlar bir gece. Ben de, sana armağan ederim, sevinirsin diye getirmiştim onları buraya."

*
İlkin, bu yazıların yer aldığı bir tomar teksir kâğıdını, sonra da acemice bağlanmış küçük bir karton kutuyu kadının önüne doğru sürdü adam.

sayfa 6