Bir Masal Kahramanı

 

SAFAİ

 

Safai, yerini kimsenin tam olarak bilmediği, Toroslar’ın

‘oralarda’, adını Esenliktepe koyduğu bir yerde yaşayan biri… Bir masal kahramanı. Bir çoban-ressam. Bir ‘Son-Kişot’…

 

Selen Tokcan

 

   Konya’da yaşayan, orta hâlli, tek düşü kendi bürokratik konumundan daha üstte devlet görevleri üstlenebilecek bir çocuk yetiştirmek olan bir ana babanın çocuğu Safai. Mimarlık mezunu. Okul bittikten sonra birkaç ay memurluk yapıyor, evleniyor… ‘Ne var ki biliyordu huyumuzu; uyarmıştık onu bizden pek “koca” falan olmayacağı konusunda. Büyük olasılıkla değişeceğimizi sandı. Gerçi değiştik değişmesine; ama umduğu yönde olmadı bu. Yine de onun isteğiyle dünyalar tatlısı bir bebeğin bedenlenmesine aracı olduk o sıralar. Ararlar kimileyin bizi’… ’82 yılında Antalya’ya yerleşiyor Safai… Kafasında hep aynı soru: ‘Bu mu istediğim yaşam, varoluş nedenim?’…

 

   Safai’yi bir arkadaşımızın aracılığıyla bulduk. Telefonda sesini duyduk. ‘Sizinle bir söyleşi yapmak isterim.’ dedim… ‘Buyur Selen Kardeş gel evimize’ dedi… ‘Gelirim ama bu aralar değil’… ‘Önce söyleşiyi yapalım, sonra mutlaka geleceğim size’ dedim. ‘Ne varsa aklında yaz yolla bana’ dedi… Yazdım yolladım. Bir e-mail adresi var, oraya… Bekle bekle gelmedi cevaplar, bir daha aradım… Öğrendim ki elektrikler kesikmiş. Çok sık gider gelirmiş. Kurşunkalemle yazılmış, hazırmış cevaplar ama tam bilgisayarda yazacakken gidiyormuş elektrikler… İte kaka üç günde toparladık bütün cevapları… Zaman zaman telefondan haberleşerek…

 

 

YAMACIN ADI ESENLİKTEPE

 

   Antalya’da ilk kez bir sanat evinin; ‘Kaleiçi Sanatevi’nin kurucusu olan Safai, ‘beklediğimiz ilgiyi görmedik, boldu giysi bedene’ diyor… Sonrasında bir felaket. Birileri kundaklıyor mekanı ve onca emek yanıp kül oluyor. Devamını şöyle anlatıyor Safai, ‘Sonraki üç dört aylık süreçteyse uslara durgunluk verecek olaylarla karşılaştık. Onlarca kişinin hayatlarında bir kez karşılaşabileceği olanca ‘felaket’ ya da şanssızlık ve düşkırıklığı, üç, dört ayda hem de toptan geldi başımıza! Ne var ki koruyordu sanki birileri canımızı, usumuzu… O sıralarda her dalınç (meditasyon) evremizde, gökyüzünden aşağılara doğru uzanan kocaman bir elin gitmemizi imlediğini görmekteydik. Gayrı inat etmek anlamsızdı. Diğer işyerlerini ucuz pahalı devredip başladık yerleşecek bir ülke aramaya. Ayrımsadık ki, sancılı günlerimizde belirmiş olan o “git” imi, ülkeden git anlamında değilmiş de, yalnızlığa git, yalınlığa git, kendin içre git demeye geliyormuş. Yerleşecek bir köy yamacı aramaya koyulduk. Konuştu toprak burada nice yerler gezdikten sonra: “Benim doğru yer dedi.” Buncağız da kaldı işte bu yamaçta…’.

 

   İşte bu yamacın adı ‘Esenliktepe’. Safai on yıldır burada tamamıyla ekolojik bir yaşam sürdürüyor. Tek başına yerleşmiş oraya… ‘Nasıl da ürkütücü geliyor sizler için değil mi?’ diyor… ‘İşin ilginci yakınımızdaki köyde yaşayanlar da aynı soruyu soruyorlar zaman zaman: “Kurttan, kuştan, eşkıyadan, periden korkmaz mısın?” diyorlar. “Sevgili”ye koşulsuz teslim oluşun bir güzel yanı da bu ya; ne korku kalıyor yüreğinde insanın ne kaygı ne de kuşku!...’

 

   Yiyeceklerini kendi üretiyor, evini kendi yapıyor… Doğayla bir bütünlük içinde. Tükettiklerini yeniden dönüştürerek kullanıyor. ‘Yerküre’ diyor, ‘Şu koca acunda yalnızca bir toz parçacığı denli alan kaplamakta. Bireyse o tozun ne denlisidir; düşünmeli bir yol. Dikkate alınması gereken bir başka konu da o başsız, sonsuz zaman sürecinde “insan” denen varlığa sunulan altmış, yetmiş yıllık yaşam süresinin ne kerte yer tuttuğu. Durum bu iken, yere göğe egemenlik taslamanın anlamı ne? Uyumu asıl bozan, o egemenlik sevdası işte. Birey, sınırlarının ayrımına vardı mıydı, kafa tutmayı değil, uyumu yeğliyor… Kendimizi bilmemiz gerekiyor yani. Tüketkenlik yerine üretkenliği yeğlemekse o uyumun olağan bir sonucu olarak çıkıyor ortaya…’

 

  ‘Yabancılaşma’ nedir bilmiyor Safai… ‘Her şeyden önce kişi kendini bilmeli.’ diyor. ‘Kendisiyle barışmalı andığınız o yabancılaşmanın ortadan kalkması için sanımızca. Bunu beceremeyenler, o kavgalarını, öfkelerini, kızgınlıklarını nereye giderlerse gitsinler, ne üretirlerse üretsinler, kurtulamazlar yabancılaşmadan. “Atılması gereken ilk adım budur.” deriz eğer yöntemse sorduğunuz. Gerisi, kendiliğinden geliyor…’

 

 

BİN ACUNDAN DEĞERLİDİR YALNIZLIK 

 

   Peki nasıl bir şey böyle bir hayat sürdürmek… Hepimiz çekip gitmek isteriz, uzaklaşmak zaman zaman… Boğar şehrin kalabalığı, insanların aynılığı… Ama hep bir umut olarak kalır o çekip gitmek hayali… Safai, bu hayali gerçekleştiriyor, ısrarla soruyorum… ‘Onu tanımlayabilmeye kalkışmak, yaşamaktan zor sanımızca… İyisi mi Rûmî’nin bir dörtlüğüyle yanıtlayayım… Bin acundan değerlidir bu yalnızlık, bu ıssızlık. / Tüm dünyanın egemeni olmaktan yeğ bağımsızlık. / Herşeyden üstün kezlerce, acunun canından yüce / Bir ân dostluk kendinle şu yalnızlık evreninde…’ Bunu anlar gibi oluyorum ama şimdi kalksam gitsem bir yere, ne yer, ne içerim…

 

  ‘Demiştik ya meyveyi, sebzeyi, neredeyse salt manavda; koyunu, kuzuyu kasapta görmüş bir soydanız. Ne var ki yörenin ilk meyve bahçesini buncağız oluşturdu buralarda. Ülkenin en nitelikli iki koyun ırkından damızlık uzular üretiyor ve satıyoruz. Kangal ve Akbaş ırkı altı bebecik hızla gelişmekte. Yaptıklarımızın hiçbirinde zorlanmıyoruz, oradan bakıldığında zorlanmışız sansanız da. Giz şu ya da buy işi “yapan” olmak yerine yaptığın “iş” olmakta…'

 

   Nasıl değişiyor hayatı Safai’nin Esenliktepe’ye yerleştikten sonra? ‘Geometrik olarak arttı üretkenliğimiz, dinginliğimiz. Hiçbir zorluk çekmedik doğayla bütüncül bir yaşam kurmakta. Oysa üç, dört göbektir kentlerde yaşayan bir ailedendir buncağız… Olası ki, çok hazırmışız böylesi bir yalnızlığa, yalınlığa. “Ben”imizi boşlayıp toprakla toprak, çimenle çimen, çekirgeyle çekirge, bulutla bulut olmaya çanak tutuyormuşuz anlaşılan. Buraya yerleştikten sonra, başlangıçta, yoğun iş yaşamıyla geçen eski günlerimizi düşlerimizde görüyor ve sıçrayarak uyanıyorduk. Bugünlerde bile korkarız bazı bazı, birileri bizi silkeleyerek uyandıracak da “Haydi geç kaldın işe!” deyiverecek diye’… Demiyor… Ve bu en güzel hayallerimizden biri değil mi?...

 

 

HOŞ GELDİN DÜŞKIRIKLIKLARI

 

   Peki ya öncesi… Çok sevdiği, âşık olduğu bir kadın olmuş mu, merak ediyorum… Terk mi etmiş onu hayalini gerçekleştirmek, kendi varoluşunu keşfetmek üzere çıktığı yolda…? ‘Sevda dendi miydi’ diyor, “Bu duyguyu biz denli sık ve yoğun yaşamış birilerini bulmak bayağı zor olur.” deriz. En önce anaokulu öğretmenimize sevdalanmakla başlayan o dizgin tutmaz, gem almaz duygu boranları yıllarca bırakmadı yakamızı: İlkokul yıllarında Ceyda’ydı adı sevdanın, ortaokulda Jale, lise döneminde Ayşen oldu… Sonraları, tek tek sevdalanışlarla yetinmeyip ikişer, üçer hatuna birden sevdalanır olduk. Tümü de mutlaka iyi, hoş, erdemli kişilermiştir; sözümüz yok; ama biz gerçekte Tanrısallıklar’a sevdalanırmışız da bilmezmişiz. Onlarda hep Tanrısal nitelikler arayagelmişiz. Peki olanaklı mıydı aradıklarımızı bulmak? Değil idiyse yüklerdi buncağız onlara aradığı nitelikleri; olur biterdi! Sonra, hoş geldin düşkırıklıkları, hoş geldin berelenişler’… Yalnızlık sıkmıyor mu hiç canını?... Çocuğunu görmek istemiyor mu hiç…? ‘Buralara yerleşip de dağı taşı dinlemeyi becerince ayrımsadık ki Safai dev bir ailedenmiş zaten. Sen de o kapsamda olmak üzere, yerin, yer altındakilerin, yer üstündekilerin ve göğün ve onun içinde ve üstündekilerin tümü ama tümü bir ve tek bir aileymiş! El bir tek kendi bebelerinin geleceğine ilişkin düşler kurmaktayken, sen, var olan ve olacak olan tüm bebeleri, hem de salt insanoğullarının bebelerini de değil, serçelerin, yılanların, farelerin bebelerini bile düşünmeye duruyorsun. Ne var ki kişiyi daraltan değil genişleten duygular bunlar…’

 

   Katılım zorunluluğu olan sergi, söyleşi benzeri etkinliklerimiz evresinde iniyoruz kentlere. Kaçarmış gibi dönüyoruz buralara; çünkü kentler de oralarda yaşayanlar da bizim bıraktığımızdan daha kirli, paslı, pasaklı şimdilerde.’… Peki beklentin neydi Safai?... ‘Kesintisiz esenliği yakalamaktı.’

 

 

TELEVİZYON YOK RESİM VAR

 

   Resim yapıyor Safai, Esenliktepe’ye yerleştikten sonra… Sanatevi kundaklanmadan önce biraz fırça sallamış zaten… Şimdi sergiler açıyor, sergi bahanesiyle iniyor şehirlere… Geçen yıl İstanbul’da bir sergisi varmış, ‘Yol Koçaklamaları’… Yeni sergisi çok yakında Denizli’de açılıyor. Boyalarını şehre inince alıyor bol bol. Tuvallerini kendisi yapıyor. Yeni bir dizinin boyamalarını Konya’da bez üstüne dövdürdüğü keçeleri altlık olarak kullanarak yapıyor. ‘Hiç sınanmamış böylesi bir biçem.’ diyor… ‘Tek örnek olacaklar. Mayıs ayında Ankara’da sergileyeceğiz, bir terslik çıkmazsa…’

 

   Müzik dinliyor mu acaba? Televizyon seyretmiyordur herhâlde diyorum içimden, sormaya da utanıyorum bunca lafın üstüne, ‘Evinizde bir televizyon var mı’ diye… Ama merak işte, soruyorum, sıkıla sıkıla… ‘Fırtınanın öfkesini, ocaklıkta yanan odunun yakınışlarını, dedikodu eden arıların fısıltılarını dinlemeyi, kasetlere, cdlere yeğliyoruz… O aygıt (televizyon) kentte yaşarken de girememişti barınağımıza. Gazete gönderen ya da getiren olursa, okuyoruz kuşkusuz… Internet kullanıyor buncağız…’ diyor.

 

 

SEVDALAR OLSUN AKTİVİSTLERE

 

   Dışarıdan biri, nasıl değerlendiriyor gelişmeleri diye soruyorum… Türkiye’yi, dünyayı… ‘Bizlerin olumlu ya da olumsuz nitelendiregeldiği her olay, neden-sonuç ilişkisi içinde birbirine bağlı kuşkusuz. “Bir dalı sallara isen dünyanın odağı sarsılır.” der Sûfîler. Diyalektik de aynı şeyi söyler; değil mi? Her ne olmaktaysa, öyle olması gerektiği için olmaktayken, birey bundan nasıl etkilenmelidir acep? Acıyor bir yanlarımız her olumsuzlukta kuşkusuz; ancak koşullar onu gerektiriyorsa da, bağlı kalıyor elin ayağın. Hani Marks tarihte her ne olmuşsa, öyle olması gerektiği için olmuştur.” der ya; işte biz de ancak Marks denli yazgıcı olarak nitelenmeliyiz eğer öyle niteleneceksek…’ diyor ve ekliyor, ‘Her ve her bir birey insansılıktan kurtulup ‘insan’ olabilme bilincine ermediği sürece, rahat yok yerkürede. Kirlenmelerin artış hızıysa ürkütüyor doğallıkla…’ Sonra duraksıyor… Ne soracağımı bilir gibi cevap veriyor… ‘Ancak birileri Safai’nin on yıldan uzun bir süredir sürdürdüğü bu tüketkenlik karşıtı yaşamını, sergileriyle, söyleşileriyle, yayımlanmış ya da yayımlanmamış betikleriyle, anamalcı dizgeye karşı takındığı tutumu pasifistlik olarak sayagelecekse, sevdalar olsun aktivistlere!...’

 

   Safai sık sık gidip gelen dostlarıyla Esenliktepe’de yalnız ama aslında çok kalabalık bir yaşamın, bizlere masal gelen bir hayatın kahramanı… Ne yapacak bundan sonrası için bu Son-Kişot?... ‘Buralara ve bugünlere imleri izleyerek geldik. Bir tutku ya da biricik yer değil burası indimizde. Bakarsın yarın bir im yeniden yolu gösterir, boşlarız ne var, ne yoksa. Ne kaygılandığımız var yarınlar için ne de tasarılarımız falan. Hele gelsin o yarın, düşünürüz o zaman…’